E-Satış  
  1. No pasaran…

'Olmasaydı Sonumuz Böyle

Birgün: İnsanların Ahmet Kaya\"yı algılayışının farklı olduğunu düşünüyor musunuz? Neden herkeste Ahmet Kaya tanımlaması farklı? Kaya, kendi insanları için bir fenomen halini mi aldı?
Gülten Kaya: Bu ülkede kendinizi tam doğru olarak ifade etmeniz çok zor. İfade edeceğiniz mecra bulmanız da çok zor. Hele genel gidişattan ayrı duruyorsanız, o daha da zor. Merkezde durmuyor ve uzlaşmıyorsanız kendinizi ifade edecek mecrada bulamıyorsunuz. Bu mecra bulamama gerçeği tersi durum da yaratıyor. Bu defa sizin sunulmanıza aracılık eden mekanizmalar, diyelim ki medya, kendi algıladığı gibi sunuyor sizi. Dolayısıyla toplumda ağırlıkla 4’üncü kuvvet medyadan informe olduğu için öyle yorumluyor. Kendi algısıyla onu keşfetme yerine oradan bakıyor. Kendi algısıyla keşfetme şansı da çok kısıtlıdır, yoktur neredeyse.

Ahmet şaşırıyordu. Kendisini olduğundan çok farklı tanımlayanlara, bilmem nelere… Ama durumu algılayan, neden böyle olduğunu bilen bir şaşkınlık. Övülse de yerilse de çok rahatsızlık duymazdı. Onun asıl hassasiyet gösterdiği alan şarkılarla örtüşen, o şarkıların yaratıcısı Ahmet Kaya’ydı. Şarkıların, üretimin algılanma biçimi. Orada da çok trajikomik şeyler olabiliyordu. mesela diyelim ki “Yorgun Demokrat” diye bir şarkı yapıyorsunuz. “Yorgun Demokrat” tanımı size yapışıyor. Hâlbuki, şarkının sözlerine baktığımızda, işte şunları yaptık bunları yaptık ama artık oturmaya başladınız, susmayın yükseltin sesinizi falan diyor. O aslında \"Yorgun Demokrat\"lara çağrı yapıyor. Fakat gazeteler \"Yorgun Demokrat yargılanıyor\", \"Yorgun Demokrat bilmem ne\" demeye başlamıştı. Ona bir lâkap taktılar. Bunun bir iler tutar yanı yok.

Dolayısıyla bir doğru algılanan Ahmet Kaya var. Bir algılanamayan Ahmet Kaya var. Bir de bilerek algılatılmayan Ahmet Kaya var.

Siz de bir biyografi yazdınız. Bu kitap sizce Ahmet Kaya’yı yeterince anlatabilmeyi başardı mı?
Yanlış anlaşılmaları önlemek için kısa bir biyografi yazdık. Biyografi yazmak hakikaten herkesin yapabileceği bir şey değil. Ahmet Kaya biyografisi gerçek anlamda yapmak istesek herhalde bu benim 5 yılımı alır. Biyografi yazmak için, iyi irdelemek, iyi kurgulamak ve ciddiyetle bakmak gerekir. Yüz kere biyografi yazılmaz bir kere yaparsınız ve tarihe bırakırsınız. 50 yıl sonra alır bir doktora öğrencisi ona bakar ve kendi analizini yapar.

Farklı bir saz çalış stili vardı. Hatta Ruhi Su, Ahmet Kaya için saz çalmayı bilmiyor demişti. Ahmet Kaya nereden öğrenmişti bu saz çalış stilini?
Ahmet Kaya’nın kendisi için oluşturduğu tarz bence mevcuda bir tepki, mevcuda bir başkaldırı bana sorarsanız. Ancak siz işin içerisine biraz renk kattığınızda bunun sizi biraz çok sesliliğe yaklaştırdığı biçimde yorumlamıyorlar da sizi arabeskleştirdiğiniz biçimde yorumluyorlar. Türkiyeli aydınlar bunu yapıyor, üstelik herkes kendini müzikolog zannederek yapıyor. Onun mevcut algıya olan tepkisi onun bu stili yaratmaya yönlendirmiş olmalı. Çünkü yapısal olarak buna çok uygun birisi. Oysa Ruhi Su biraz daha geleneksel tavırlardan yana. Ahmet Kaya gelenekselliği aşmaya çalışıyor, Ruhi su savunuyor. Onun için böyle sert, böyle döver gibi çalıyor. Aralarında çok farklar var, dönemsel fark var, algı farkı var yorum farkı var.

Kaya için arabeskçi ithamları oluyordu? Arabeske olan yaklaşımı nasıldı?
Açıkçası hiçbir zaman ciddiye almazdı bunu. Çünkü bu eleştiriler hiçbir zaman bir müzikologdan gelmezdi, bu tür eleştiriler Beyoğlu barlarında ömür tüketen ve her türlü konuda bir şey bildiğini iddia eden bir profilden gelirdi. Ahmet\"i hiç etkilemezdi, şöyle derdi, “Müzikal formun, yani altyapının arabeski olmaz. İşin içerisine 20 tane keman, çello kattığınız zaman mı arabesk oluyordu? Halbuki beste aynı besteydi. Materyalist olmayandır o, kaderci olandır. Ahmet Kaya şarkılarının hiçbirinde kaderci bir yan bulamazsınız. O da bu kesimle şöyle dalga geçerdi. Arabeskçi diye eleştirenler kendi küçük çevrelerinde 40. Senfoni dinlerler ama geceleri eşleriyle kavga ettiklerinde de gizli gizli \"Olmasaydı Sonumuz Böyle\" şarkısını dinlerler. Samimiyetsizler bunlar derdi. Biraz da medyanın çanak tutmasıyla Kaya müziğini böyle etiketleyenler olmuştur. Medya daimi olarak şuna soyunuyordu: Bir yerinden hırpalamalıyım. Bir yerini kanırtmalıyım.

Müziklerinde hüzün havası hakimdi. 12 Eylül sonrası yenilmişliğin verdiği histen dolayı 7\"den 70\"e herkes tarafından sevilmesini sağladı. Bu duygu belki o etikete kapı aralıyordu.
Bir şaire soruyorlar, “Neden şiirlerinizde hep acıdan, gözyaşından bahsediyorsunuz?” Diyor ki, “Bakın sokaklardaki kana. Bakın sokaklardaki kana. Bakın sokaklardaki kana.” Sadece bu cevabı veriyor, kendi yaşadığı dönem için. Evet, Ahmet Kaya\"nın hiçbir şarkısında kuşlar, kelebekler yoktur. Ama Ahmet Kaya da sonuçta 12 Eylül çocuğudur. En kendini ibretinle var edeceğin yaşında hırpalanmıştır. Bu ülke biz gözümüzü açtığımızdan beri darbelerden geçti. Ve bana göre faşizmden geçti. Dönem dönem açık faşizmden geçti. Peki, bu şartlarda neyin şarkıları yapılabilirdi? Ne hissederseniz onu üretirsiniz. Ahmet Kaya, tanıklık ettiği dönem onun aklına ne yatmışsa onun şarkılarını yapmıştır. Sokağa çıkıyorsunuz, evladının fotoğrafını taşıyan bir kayıp annesi, üniversite kapısında coplanan bir öğrenci, öbür tarafta işkence görmüş sakatlanmış bir insan, öbür tarafta idam cezası, beri tarafta komplo teorisi... Bu koşullar içinde sizin bilincinize hangi mutluluk fotoğrafı yansıyabilir? Samimiyet varsa o üretimde, o samimiyet sokaktan kopuk değildir. Muhtemelen Ahmet Kaya\"nın sihri de burada zaten. Her kesimden insanın onu dinlemesi de o samimiyette. Dağda birisi ölüyor, asker ya da değil, önemli değil, ama yanlış ve haksız bir savaşta birisi ölüyor. Bu sizi sarsmıyorsa zaten sanat yapamazsınız, sarsıyorsa bunun şarkısını yaparsınız, bunun öyküsünü yazarsınız, bunun sinemasını yaparsınız. Hüzün, evet kabul ediyorum. Yine Ahmet\"in bir cümlesiyle cevap vermek isterim: Hüzün aynı zamanda bir muhalefet etme biçimdir. Diyalektik olarak da hüznün kendi içinde bir başkaldırı tavrı vardır.

Sokaklarla iç içe olan Kaya ne zaman sokağa çıkamaz oldu ve kendini tehlike içinde hissetti? Hemen aklımıza ödül gecesi geliyor.
Hep sokağın içindeydi. Ödül gecesi sonrası yaratılan ürkütücü ruh hali, sokaktaki insanda oluşturulan o psikolojiye rağmen elini kolunu sallayarak yine çıkan bir insandı.

Ödül gecesi yaşanan ‘linç girişimini’ nasıl yorumluyorsunuz?
Travmatik bir durum. Hepsinin Ahmet Kaya\"yı dinlediğine çok eminim, başka şansları çok çünkü. İyi bir şey yaptığınızda onu görmezden gelemezsiniz. Ahmet Kaya iyi şarkılar yaptı bu ülkede. Eminim hepsini ağlatmıştır, hepsini sarsmıştır. Ama tam tedavi edememiş demek ki. Orada yarım kalmış bir süreç var ne yazık ki. Orada sokakla bağını kopartmış bir Ahmet Kaya\"dan değil, sokakla bağını kopartılmış bir Ahmet Kaya\"dan bahsedebiliriz. İkisi arasında fark var. Yine, her zamanki gibi hayatını devam ettirmekten yanaydı ama biz onu engelliyorduk. Çünkü, bir defasında Taksim\"e gelmeye kalktı, üç kişi bir araya gelip 10. Yıl Marşı söylemeye kalktı. Kullandık, ama can güvenliği tedirginliği için kullandık, sokaktan izole olmak için değil. Mis Sokak\"a girerdi, kollarını aça aça dolaşırdı, tüm seyyar satıcılar koşa koşa ona sarılırdı. O ilişki biçimi hiç bitmedi.

Hatta ülkenin en çok satan gazetesi Hürriyet, Ahmet Kaya\"yı PKK bayrağı ile görüntüleyip hedef göstermişti. Belki montaj olduğu anlaşılmıştı ama birçok kişinin gözünde o imaj yerleşti ve algı da değişti.
Ahmet Kaya\"nın tüm toplumsal kesimlerde etki gücü büyüktü. Onun etki gücünden korkulduğunu düşünüyorum.

Rahatsız olan kimlerdi?
Bizati Ahmet Kaya\"nın değiştirici, dönüştürücü gücünden ürkenler ya da onun bir kaç kişinin birilerinin kafasında oluşturacağı aydınlanmandan ürkenler. Sistemin koruyucuları, statükocuları, bunlardan bahsedebilirim. Ama şimdi neden başkalarına olmuyor? Bence onları ciddiye almıyorlar. Neden bir başka aydın gazeteci değil de Hrant Dink? Çünkü Hrant\"ın bir etkileme alanı vardı. Yok edilen insanların tamamının birleştirici güçleri özellikleri vardır. Bu anlamda ortak portrelerdir. Kürtçe şarkı falan değil problem. Mesela İbrahim Tatlıses söylüyor. İkisinin söyleme amacı farklı, tüm mesele budur.

Ahmet Kaya\"nın oturtulduğu \"öteki Türkiyeli\" kimliğini nasıl yorumluyorsunuz?
Bunu çok tolere etmiş bir insandı. Öteki olduğunu, siyah olduğunu, esmer olduğunu hep söyleyen birisiydi. Bu esmerlikle savaşılacağını da bilen bir insandı. Ama başından beri onun kararı beyazlaşmamaktan yanaydı. Hiç iyi çocuk olmayı düşlemedi. Tersine tırnak içindeki iyi çocukların neler yaptığını biliyordu bu ülkede. Dolayısıyla iyi çocuk değildi Ahmet Kaya. Halkın iyi çocuğuydu. Çünkü o iyi çocuk uzlaşan iyi çocuk merkezde duran çocuk. Öteki olmak onun yadırgadığı bir şey değildi zaten olması gereken bir şeydi. Tabii ki verili olanı reddediyordu.

Bir taraftan medya Ahmet Kaya\"yı Kürtçe şarkı söyleme bahanesiyle hedef gösterirken, buna karşılık Ahmet Kaya bölenden de böldürenden de yana tavır almadığını söylerdi. Gerçekten bu konuda ne düşünüyordu?
Onun cümleleriyle söylüyorum, \"Biz kendimizi bölmek için değil birleştirmek için var ettik\" derdi. Dolayısıyla böyle bir zafiyet varsa bile bu zafiyetin çözümlenme yöntemleri de vardır. Başka mücadele biçimleri de vardır, diye düşünen bir insandı. “Ben bu toprakların bölünmesini değil birlikte yaşamasını birlikte devam etmesini savunan bir insanım” derdi.

Kaya günümüz Türkiye\"sini nasıl yorumlardı?
Recep Tayyip Erdoğan şiir okuduğu için tutuklandı. Buna ilk karşı çıkanlardan biri Ahmet Kaya idi. Ama Ahmet Kaya anadilinde bir şarkı söylemek için tutuklandığında Recep Tayyip Erdoğan ona geçmiş olsun bile demedi. Ya da \"şarkı söylemek isteyen insanlar tutuklanmamalılar bu ülkede\" gibi bir anlayışı hayata yaymadı. Şu anda iktidarın düşünce özgürlüğü olsun Kürt meselesi olsun bu konularda olumlu bir adım atmadığını görüyoruz.

Ahmet Kaya duruşlu insan çok az bu ülkede. İnsanlar işkenceye karşı çıkarken mesela, kendisinin düşman gördüğü birisine işkence yapılmasını meşru görebiliyor. İdam cezasına karşı çıkarken topyekün karşı çıkılması gerekir. Bütün bu düşünce biçimlerini olgunlaştırmak gerekir. Böyle düşünürdü Ahmet Kaya. Abdullah Öcalan da idam edilmemeli Alparslan Türkeş de derdi. Çünkü idam cezasıyla insan birbirini iten kavramlar. O üretimiyle muhalif olurdu. Bütün bunların üzerinde bir yerde baktığı için hayata zannediyorum herkesin üzerinde birleşebildiği ya da ortak sevdiği bir değer olabildi. Ayrıştırmadı. O şarkılarını herkese sundu.

Taraf olmayan bertaraf olur mantığıyla, Kaya hiçbir kesime yaranamıydrdu gibi bir algı da söz konusu...
İşte orada olgunlaşmamış düşünce yapısı bunu şöyle algılıyor; herkesle olabilmek. Hayır o öyle bir şey değil. Demokrasi, -yani bizim için sosyalizm- tam da böyle olmayı gerektiriyor. Çünkü siz bir ülkeyi, bir halkı homojen ya da heterojen halklar ya da halk uluslar değil insanlar topluluğu üzerinden bakmak zorundasınız. İnsanların iyi bir hayat, iyi bir gelecek, hak ettiği bir yaşamı düşünüyorsanız zaten insanın asgari her tür haklarını savunmak durumundasınız. Sadece insan olmakta bunu gerektirir zaten. Ahmet Kaya herkesin adamıydı sakat bir yorumla biçimdir. Herkesin adamı olmak herkesle beraber yol yürümek demektir.

***

GÜLTEN KAYA: \'Bu ülkenin Ahmet Kaya\"nın mezarını hak etmediğini düşünüyorum
Jİm Morrisson Amerika\"da ölüp de Paris\"e getirilmedi. Oradaki tamamı Paris\"te ölen sanatçılar. Çok hassas ve inanılmaz değişmez yasa kuralları var. Çünkü her yıl yaklaşık 4 milyon insan Pere-Lachaise\"i dolaşmak için geliyor, tarihi bir yer orası. Paris Komünarları da orada. Orada olmasını ben istedim. Buraya getirmeyi hiç düşünmedim. Onu burdan böyle göndermiş bir ülkeye neden geri getireyim. Acaba bunu bağışladı mı Ahmet? Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülkenin dürüst bir yurttaşı olarak yaşamak istiyorum derdi sürekli. Çok ezberimdedir bu cümlesi. Onun özlediği, düşlediği ülke böyle bir ülke. Ama bu ülke öyle bir ülke değil ve Ahmet Kaya\"yı hak etmediğini düşünüyorum. Onun küçücük bir düşü vardı, herkes kendi anadilinde şarkılarını söyleyebilsin isterdi. Bu bile yapılamadı daha. Bir de bu ülke kendi sanatçısına karşı tarihsel bir ayıp işledi. Bir sayfa açıldı. Ben o sayfayı kapama yetkisine sahip olmadığımı düşünüyorum. Çünkü burayı getirirsem Ahmet\"i o sayfa kapanacak. Zaten orada bitti burada bir Zincirlikuyu mezarı olacak. Sonra gidecek magazinciler her yıl, \"şu geldi, bu gelmedi\" diyecek. Böyle bir manzara yaratmak istemem. Yani o tarihsel sayfa açık kalmalı ve bunlar sürekli sorgulanmalı:

Bu insanlar niye sürgündeler? Niye sürgünde Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ya da başkaları? O sorunun sorulması için onların orada olması gerekir. Buraya getirilirse meşrulaşır zaten durum. Onun için Nâzım Hikmet de getirilmemeli diğerleri de. Tarihe doğru notları ancak böyle düşebiliriz. 50-100 yıl sonra insanlar sorgulayabilmeli ve bu ülkenin nerelerden geçtiğini anlayabilmeli, o zaman doğru algılayabilir. Kendi sanatçısına bunu yapmış bir ülkenin yaptıklarını anlayabilir. O bakımdan orada kalması ve kendisi gibi insanlarla yanyana kalmasının daha huzur verici olduğunu düşündüm. Buradan yürüyerek gitmiş bir insanı omuzlar üzerinde getirmenin sanki şöyle bir düşünce olduğunu sanıyorum: Alın artık, size zarar vermez. Ağır geliyor bana. Ben böyle bir şeyi asla yapmam. Devlet özür bile dilese yapmam. Çünkü o özür bize bir tane daha Ahmet Kaya kazandırmayacak ne yazık ki. Herhangi bir ulustan bir insan, Fransız, İspanyol, Afrikalı, hiç fark etmez, yoldan geçerken dönüp, şu soruyu sorması bile yeter: Kimmiş bu, Türkiyeli bir şarkıcı. Peki niye burada? Çünkü sürgünde ölmüş.

***

YUSUF HAYALOĞLU: \'Ben kendi Ahmet’imi özledim\'
Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Kaya’nın çalışma arkadaşı onun birçok şarkısına söz yazan, şair ve ayrıca kayınbiraderi Kaya’yı anarken öncelikle onun sürgün hayata başlamasına neden olan o gece ile ilgili şunları söyledi. “Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği ödül töreni gecesinde yaşananlar, o gece ki atmosfer, psikoloji çok başka bir şeydi. O lafı Ahmet değil de herhangi birisi söyleseydi dikkate bile alınmazdı.”diyor. O dönem Kürtçe şarkılar söylendiğini ve Kürtçe albümlerin de olduğunu vurgulayan Hayaloğlu sözlerine şöyle devam ediyor. “Onun için Ahmet’in o gece söyledikleri milat değildi. Orada tamamen bir üslup sorunu vardı. Yerlilik yersizlik sorunu vardır ya hani tam da öyle bir durumdu. Zaten pusuda da bekleyen birçok insan vardı onlarda bunu fırsat bildi ve o gecede etki tepki mekanizması devreye girdi. Bütün mesele o gece Ahmet\"i kitleselleştirmeye çalışan, onu beyaz Kürt yapmaya hazır insanların bir sürpriz ile karşılaşmasıydı. Orada da sürü psikolojisini vardı. Herkes o akıma uydu. \"Ne oluyor lan?\" diye tepkiler gelmeye başlayınca ortalık karıştı. Aslında o gece yaşananlar ertesi gün aşılırdı. Fakat Doğan Medya Grubu\"nun kendi bünyesinde program yaptırdığı halde bunu fırsat bilip ertesi gün Ahmet\"e karşı bir linç kampanyası başlattı. Bütün mesele budur.”

Hayaloğlu Ahmet Kaya’ya özlemini ise şöyle ifade ediyor. “Ahmet\"in şakacı yanını, bilgisayarda oynarken bana hile yapmasını özlüyorum. İnsanlar diyorlar ki yok o hile yapmaz. Niye yapmaz ya? diyorum. İnsanlar onu idolleştiriyorlar. Sizin Ahmet\"iniz değil ki benim Ahmet\"im. Yılda bir kere magazin gazetecilerine çıkıp iki tane laf eden o sizin Ahmet. Benim ki ise miskinlik yaptığım şakalaştığım, gırgır yaptığım, o eline bağlamayı aldığında ki o deli fişek. O sazını eline alınca ben kalemimi elime alınca yücelen bir duygu yaşardık. O anın duygusuyla üretirdik. O duyguyu bize ürettirende hayata karşı dik duruşumuzdu. Biz sahneye çıktığımızda veya sosyal duruşumuzla dev oluruz. Günlük hayatımızda bizlerinde sıradan eğlenceleri var.

Sizin Ahmet\"iniz başka benim Ahmet\"im başka. Ben sizin Ahmet’inizi özlemiyorum ki. Öyle bir paragrafla olacak anlatılacak şeyler değil. Onun kahramanlığı sosyal duruşundaydı. Ahmet elbette ki bir halk çocuğudur. Onun idolojik yapısının dışında insani yanı önemlidir. Kalbi insancıldır, sevecendir, çevresinde olup bitene karşı duyarlıdır. İşte ben gündelik hayattaki Ahmet\"i özlüyorum.”

***

MELİS KAYA: \'Baba Kaya değil, Müzisyen Kaya\'
Kızı Melis Kaya babasını anlatırken “Babamı sanatçı kimliğinden bağımsız, çok ayrı bir yere koyuyordum eskiden. Benim için sadece harika bir baba ve çok güzel bir arkadaştı. Şimdi artık onu bir bütün olarak algılamaya başladım” diyor. Melis Kaya babasını değil müzisyen Ahmet Kaya’yı anlamaya çalışırken onu yeniden keşfettiğini, bununda çok keyifli olduğunu şu ifadelerle anlatıyor. “Bütün şarkılarını, konuşmalarını, sözlerini ve hayata bakış açısını yeniden anlamaya çalışıyorum. Ne kadar aynı olduğumuzu, aynı düşündüğümüzü ve dünya için aynı şeyleri istediğimizi görüyorum, bu çok heyecan verici.”

Melis Kaya, ön adı olan \"Turaç\"ın öyküsünü ise şu sözlerle anlatıyor: “Sözleri Hasan Hüseyin Korkmazgil\"e ait, müziği ise babama ait olan \"Kadınlar Dağlara Doğru\" isimli şarkısında bir turaç kuşu hikayesi vardır. Babam, nesilleri tükenmeye yüz tutmuş turaç kuşlarını çok severdi. Ben ilkokula giderken bana turaç kuşunun hikâyesini anlatmıştı; turaçlar Toros dağlarının en yükseklerinde uçar, yükseklerden biraz aşağı indiklerinde uçamaz olurlarmış.”

***

FERZENDE KAYA: \'Öteki olduğunu, siyah olduğunu, esmer olduğunu hep söyleyen birisiydi.\'
Bu esmerlikle savaşılacağını da bilen bir insandı. Ama başından beri onun kararı beyazlaşmamaktan yanaydı...

Şarkıları söyledi, şarkıları yaşadı.

İşte Ahmet Kaya’nın yaptığı aynen bu… O sanatıyla çağının tanığı olmuş, önce yazıp, sonra yazdıklarını şarkı yapıp bizimle paylaşan, sonra da bunları bir bir yaşayan bir sanatçıydı. İstedik ki, bu duruma da bir tanıklık edelim. İstedik ki, bir kez daha görelim, sanatçı önsezisinin ne demek olduğunu! İşte sözü ve müzikleri kendisine ait olan şarkılarla Ahmet Kaya’nın ve onun şahsında milyonların hikâyesi. İşte Ahmet Kaya\"nın bütün hayatını özetleyen şarkıları... İşte önce söylediği, sonra yaşadığı o şarkılar.

KARAR VERMEK ZOR
Ahmet Kaya’nın macerası Malatya’da başlamış, yaşadığı coğrafyanın kaderi başka memleketlerde yazılmıştı. Onun da milyonlar gibi yolu memleketinden İstanbul’a uzanmıştı. İstanbul’u hiç mi hiç sevmemişti. Kararsızdı:
Malatya’dan çıktım yola, yollar yanıyor
Düşman sarmış dört yanımı, kurşun saçıyor
Düşmüşüm bir çukura, canım yanıyor
Yaşasam mı ölsem mi
Karar vermek zor.

ARKA MAHALLE
Göç edenler metropollerin arka mahallelerine yerleşiyordu. İlk tanıştıkları emek, mücadele, özgür yaşam ve sol oluyordu. Türkiye kaynıyordu. Arka mahalleler hiç tekin değildi. Ahmet’in içi içini yiyor, yerinde duramıyordu:
Ağladım göz yaşlarım döndü denize
Ben derdimi kimseye söyleyemedim
Kurşunlara gelirken arka mahlede
Düştüm de yerlere bir of demedim
Başıma neler geldi sana diyemedim
Beni kaçkere dövdüler
Adını söylemedim of of of of
Yıkılsın evin

KARANLIKTA
İstanbul’daki ilk yıllarından itibaren birçok işe girip çıkmıştı. Ama hiçbiri olmuyordu. Onun derdi başkaydı, müzik yapmak, müzik yoluyla bir şeyler anlatmak. Türkiye bir karanlığın içine doğru adım adım yürüyordu. 12 Eylül yaklaşıyordu:
Akşam olur karanlıklar çökende
Devriyeler adım, adım gezen de
Kar kaplamış solmuş güller gören de
Sarılıp dallarına öpesim gelir
Sanki gökten kar yerine kan yağıyor
Kar altında üşümüş bir çocuk ağlıyor
Yaşlı gözler ile bana bakıyor
Akan gözyaşını içesim gelir

DARDAYIM
Memleketin kötüye gittiğini herkes görüyor ve biliyordu ama kimse bir şey yapamıyordu. Beklenen son gelip dayanmıştı kapıya. Ülkenin tarihine 12 Eylül diye geçecek günler başlamıştı. O yıllarda herkes gibi Ahmet Kaya da dardaydı, üstelik birçokları artık çok uzaktaydı:
Daradayım yalanım yok
Baskın yedim gün gece...
Örselendi aşklarım üstelik
Bir uzak diyardayım...
Günaydın anneciğim, günaydın babacığım
Yine sabah oluyor
Evde sabah olmaz deme
Orda günler geçmez deme
İçime sancı doğuyor...

BENİ BUL ANNE
Memleketin üzerinden koca bir silindir geçmişti. Bellekler silinmiş, kazanımlarım tümü yitirilmişti. Devrim ütopyası taşıyan gençlerin tamamı mahpus damlarına tıkılmıştı. Yanlarında dava arkadaşları yoktu ve “devrim” için terk ettikleri annelerini arıyorlardı.
Dün gece gördüm düşümde
Seni özledim anne
Elin yine ellerimde
Gözlerin ağlamaklı
Gözyaşlarını sildim anne.
Camlar düştü yerlere
Elim elim kan içinde
Yanıma gel yanıma anne
İki yanımda iki polis
Ellerim kelepçede
Beni bul beni bul anne.

YORGUN DEMOKRAT
Birisinin bir şeyler söylemesi gerekiyordu. Birilerine bir ses lazımdı. Herkes yorulmuş, herkes bir köşeye çekilmişti. İçerden çıkanlar yorgundu, dışarıdakiler daha da yorgun:
Karanlık yollardan geçtik
Zehir gibi sular içtik
Bir yanımızda ölüm
Bir yanımızda yar sevdik
Bir değil bin bir kere
Sırat köprüsünden geçtik
Cehennem denen illetin
Ta göğsünü deldik geçtik.
Bu yolda dönenler oldu
Mum gibi sönenler oldu
Yar göğsüne baş koymadan
Vurulup düşenler oldu.
Bir sen kaldın geride
Ah akıp gidiyor hayat
Yüreğim anlıyor seni
Artık susma Yorgun Demokrat.

HERKES KENDİ İŞİNE
Bütün gençliğin peşinden koştuğu ütopyanın içinde ayrılık-gayrılık yoktu. Herkes bir bütündü, sorunlar herkesindi. Ama beraberinde birçok kırılmayı getiren Eylül, başka bir şeyi daha göstermişti. Koca enternasyonal düşünce, Kürtler söz konusu olunca tıkanıyordu. Daha doğrusu hep tıkanmıştı zaten, Ahmet ve onunla aynı ulusal kaderi paylaşanlar görmezden gelinmişti bunu bir süre, yoldaşlık adına... Fakat artık vakit gelmişti:
Dağlar bize düz olur mu
Yar gelmezse ne olur
Bir yar gider bin yar gelir
Düşmanlar görür kör olur.
Hadi sen git işine de
Herkes kendi işine
Dağlarımda zulüm var lo
Düşemem yar peşine.

ÖZGÜR ÇAĞRI
Devrim ütopyasından daha büyük bir ütopya peşinde koşmaya başlamışlardı, yârini kendi işine gönderenler. Artık yare de, anneye de, kardeşe de, yavruya da gerçeği söylemenin zamanı gelmişti. Çünkü bir çağrı vardı ve özgürdü:
Sana yalan söyleyemem
Darılırsın yavrucağım
Ağabeyin bir gün dağdan döner
Giden gelmez, geri dönmez
Bilmiyor musun yavrucağım
Sen üzülme, sıra bende
Gideceğim yavrucağım

MAVİ\'NİN TÜRKÜSÜ
Dağlarda bir şeyler vardı. Felek birçoklarının yolunu dağa vermişti. Gencecik bedenler tekrar düşmeye başlamıştı toprağa:
Şu dağdaki gezene bak
Gözlerinin rengine bak
Mavi gözler kan kan olmus
Şu feleğin işine bak
Şu dağdaki gezene bak
Gözlerinin rengine bak
Seni vuran beni de vursun
Şu feleğin işine bak.

SİZ YANMAYIN (SÜRGÜN)
Dağlarda vurulanlar ve dağlar için sürgüne gidenler vardı artık. Nerede olmanın ve ne yapıyor olmanın bir anlamı kalmamıştı. Kim olduğun önemliydi ve bu kim olmanın bir bedeli vardı. Bir vatandaş, bir militan, bir aydın ya da bir sanatçı olmak bir şeyi değiştirmiyordu. Eğer O’ysan kaçınılmaz son gelip seni buluyordu:
İki damla gözyaşımla
Satıldım pazarlarda
Kırdılar yüreğimi
Kırdılar azarlarla
Sürgünlere yolladılar
Sabah dörtte yağmurlarla
Ben yandım
Siz yanmayın Allah aşkına.

HOŞÇAKALIN GÖZÜM
Zaman akıp gitmişti. Bu sefer can alan sürgündü. Kimisinin 80 yıllık bir sefaleti vardı, kimisinin kırk yıllık. Belli ki bu dünyadan veda zamanı gelmişti... Zaten iyiler çok kalmıyordu, Ahmet Kaya da fazlasıyla çocuk, fazlasıyla iyiydi:
Nedir bu başımdaki felaket
Kırk yıldır sefalette bu Ahmet
Kefenimi alın dikin bir zahmet
Gömün beni, gömün beni bir başıma.

Birgün Gazetesi